.

.
Bumerang - Yazarkafe


YASAK SİTELER

14.11.18

0
Atatürk Anılar-Sohbetler



ATAMIZIN YAKIN MESAİ ARKADAŞLARINCA GÜNÜMÜZE KADAR ULAŞAN ANILARI ve SOHBETLERİ



Yeşilaycı Profesör :

Bir Yeşilay haftası dolayısıyle yapılan konferansta profesör münasip bir dille sigaranın, içkinin zararları hakkında örnekler vererek konuşmasını sürdürürken, dinleyicilere soru yöneltir :

- Bir eşegin önüne iki kova koysanız. Biri su dolu, diğeri rakı, hangisini içer? Cevabı kendi veriyor:
- Tabiidirki suyu. Sorua devam eder:
- Neden? Arkadan bir bekri söz alır ve yüksek sesle cevaplar :
- Eşekliğinden. Atatürk ve arkadaşları kahkahayı basar.

Çiftçi  Çocuk
Bir akşam Orman çiftliğinde yanında erkanı, açık havada oturuyorlar. Rakılarını yudumluyorlar. Biraz ilerde 15-16 yaşlarında bir çiftçi çocuk çalışıyor. Atatürk el edip, çağırıyor. Soruyor:
- Söyle çocuk bir eşeğin önüne iki kova koysan, biri rakı dolu diğeri su hangisini içer ?


Anadolu çocuğu ne yapsın gerçeği söylese olmaz, masada rakı bardakları silme dolu, oturanlar ise ülkenin idaresi elinde olan Atatürk ve erkanı, en iyisi yalanda olsa onların istediği cevabı vereyim der ve esas duruma geçerek :
- Rakıyı kumandanım.
Kendilerinin eşek yerine konulduğunu başta Atatürk olmak üzere erkanıda bilir ama basarlar kahkahayı, bilirlerki o temiz çocuğun aklının kenarından geçmez böyle bir benzetme.

Yerimiz Yoktur
Tarih 10 Eylül 1922 , İzmir Yunan işgalinden kurtulmuş , Atamız İstanbul'dan gelen gazetecilere haber gönderir ve akşam üzeri İzmir Kordonboyu'daki dönemin  en lüks oteli sayılan Ege'ye nazır Kramer Palas'a sohbet için gelmelerini ister.
Şöyle Ege Denizini seyrederek gazetecilerle sohbet etmek niyetindedir, hiçbir ön hazırlık vede haber verilmeden birkaç arkadaşıyle birlikte sivil kıyafetle, korumasız olarak otele gelir.


Gelir gelmesinede , içerisi mahşeri bir kalabalık, yerli yabancı varlıklı rumlar toplanmış, iyne atsan yere düşmez cinsinden ve onları karşılayan Rum garsın kibarca yerimiz yok efendim der.
Atamızın nezaket kurallarını hiçbir zaman çiğnemediğini ve aşırı derecedeki mütevaziliğini çok iyi bilen arkadaşlarından birisi garsona "Canım şöyle bir kenara sıkışsak mümkün değilmidir" desede yerimiz yoktur cevabını alır.

Garson ile bu konuşma devam ederken , salondaki müşterilerden birisi Atamızı tanır ve "Mustafa Kemal Paşa" diye bağırarak ayağa fırlar, bunu duyan tüm müşteriler heyecanla ayağa kalkar ve alkışlar , çığlıklar ortalığı inletir , garsonlar koşarak gelir ve Atamıza denize nazır bir masa tahsis edilir ve emirleri beklenir.

Futbol ve Harp Oyunları
Büyük ATATÜRK’ün futbolla ilgili bir anısını en yakın arkadaşlarından Kılıç Ali’nin oğlu olan, devrinin ünlü futbolcusu Gündüz KILIÇ yıllar sonra kaleme aldığı ve bir gazetede yayınlanan yazısında tatlı bir üslup içinde şöyle dile getirmiş. ATATÜRK yakın arkadaşı Kılıç Ali’nin evine bir ziyaret için uğradığında, evde başka kimse bulunmadığı için Gündüz Kılıç tarafından ağırlanmıştı. Bundan sonrasını rahmetli Gündüz Kılıç’tan nakledelim.


 ATATÜRK şerbetini yudumlarken 'Gel şöyle oturda seninle konuşalım biraz' dedi ve bana karşısındaki koltuğu gösterdi. Oturdum ama inanın içimin yağları eridi. İşin asıl zor tarafının bundan sonra başlayacağını hissediyordum

. Çünkü Atatürk’ün özellikle gençlere değişik zeka soruları sorarak onları imtihan etmekten pek hoşlandığını biliyordum. Mahçup olma korkusu bütün benliğimi sarmıştı. Fakat çok şükür sorduğu soru korktuğum türden olmadı.
 O sıralarda Milli futbol takımımız Halk Evleri Takımı adı altında Rusya’da 5-6 maç yapmıştı. Maçların çoğunda fena sonuçlar alınmıştı. Yaşımın pek genç olmasına rağmen, ben de kadroya alınmıştım.


 Ülkesinde olup biten her şeyle ilgilenen Atatürk’ün Rusya yenilgileri de gözünden kaçmamıştı. İlk sorusu 'Neden yenildiniz?' oldu.
Kem küm ederek bir şeyler söylemeye çalıştım. Atatürk pek üstelemeden ikinci sorusunu sordu. 'Peki bu yenilgiler seni çok üzdü mü?' dedi.
Son derece üzüldüğümü anlatmaya çalışırken, bir el hareketiyle beni susturup kendi konuştu: 'Dünyada yenilmeyen kimse, yenilmeyen ordu, yenilmeyen takım, yenilmeyen kumandan yoktur.

Yenildikten sonra üzülmekte tabiidir. Ancak, bu üzüntü insanın maneviyatını yok edecek, onu çökertecek seviyeye varmamalıdır. Yenilen hemen toparlanmalı, kendini yeneni yenmek için olanca gücüyle, azmiyle çalışmalıdır' dedi

  Sonra futbolun nasıl oynandığını anlatmamı istedi. Hemen kağıt kalem aldım, oyun sahasını çizerek o zamanki deyimiyle, müdafileri, muavinleri ve muhacimleri yerlerine yerleştirip onların görevlerini ve ana kaideler ile hedeflerini anlattım.

Atatürk, 'Yahu desene bizim harp oyunları gibi sizin iş de strateji bilgisi ve kurmay kafası ister' diye önemser önemser başını salladı.
Rahmetli Gündüz Kılıç’ın bu anısı ATATÜRK’ün futbol hakkındaki düşündüklerini bize öğretmesi bakımından değer ve önem taşıyor.

İki Aşk Arasında Atatürk
Atatürk'ün yaveri Salih Bozok'un anılarını içeren "Latife  Fikriye / İki Aşk Arasında Atatürk" isimli kitap, Mustafa Kemal'in özel hayatına ışık tutuyor.

İsmet Bozdağ'ın derlediği ve Truva Yayınları'ndan bu hafta sonu çıkacak kitapta Bozok, Atatürk'ü, "Ben, Mustafa Kemal Paşa'nın sadece arkadaşı, dostu değil, hayranı idim... Bakışları başkaydı, düşünceleri başkaydı, insan münasebetleri başkaydı; velhasıl o kadar başkaydı ki, tanıyanlar ya ateş böcekleri gibi ışığına pervane kesiliyorlar ya da çekilip gidiyorlardı, bende o büyük lidere pervane kesilenlerdenim diye anlatıyor.


Kitaptan bazı bölümler şöyle: 
Mustafa Kemal Atatürk'ün özel hayatına ışık tutan kitaptaki anılara göre, Gazi'nin eşi Latife Hanım, sofraların uzamasına topuklarını vurarak tepki veriyor, Atatürk'e öfkeli sesi salonlardan taşıyordu.
Eşi Latife Hanımın bu kadar çekilmez tavırlarına karşın, Atatürk'un çok iyi anlaştığı Fikriye adında bir hanım arkadaşı vardı.


Fikriye, ortadan az uzun, ince, kara gözlü, kara kaşlı, aydınlık yüzlü bir kadındı. Güzelden fazla, alımlı idi... İstediği zaman kişiliğini insana duyurur, istediği zaman odanın içinde varlığı fark edilmezdi ve Atatürk'ü oyalamayı çok iyi biliyordu.


Paşa, sabahları Fikriye'yi alarak yürüyüşe çıkar ve bu yürüyüşlerden çok hafiflemiş olarak dönerdi. Demek ki Fikriye, Paşa'nın canını sıkmamayı ve onu oyalamayı biliyordu."

Beni niçin eşime gammazlıyorsun?' 
Paşa, cephedeydi. Rakı içiliyormuş. Makbule Hanım'ın kadehi boş olduğu için Fikriye Hanım:
Sen niye içmiyorsun abla?.. diye sormuş...

Vay, sen misin soran!.. Makbule Hanım alı alına, moru moruna karışıp ateş püskürmüş: - Vay sen benim rakı içtiğimi kocama niçin gammazlıyorsun? diye. Sofra altüst olmuş, yemek herkesin burnundan gelecek... Mustafa Mecdi Bey dayanamamış ve bir kâğıda, 'Ya şimdi susarsın ya da 'boş' kâğıdını yazarım' notunu yazmış... Makbule Hanım susmuş

Zübeyde Hanım çağırdı
Bir gün Atamızın annesi beni yanına çağırdı ve :
Bak, evlatçığım... On gün var otururuz bu kızcağızın evinde... İyidir hoştur fakat tutmamıştır gözüm. bu işi!..


O sever Gazi Paşa'yı!.. O sevmez efendim, Mustafa Kemal Efendi'yi...
O ister, Paşa'nın karısı olsun! O ister, kurulsun Çankaya'da, buyursun ona buna! Sevemez o benim Mustafamı...
Sen beni çabuk götüresin Ankara'ya... Söyleyeyim Mustafa'ya bu iş olmaz!.

Aman Paşam, ucuza kapatıyorsunuz 
Kadı, törene başlamadan önce benden 'Mihri Müeccel'in ne olacağını sordu. Ben de Paşama sordum: "10 dirhem gümüş'"demez mi?..
Bu miktar, en fakir insanın vermeyi benimsediği para idi. Kazım Karabekir Paşa, Gazi Paşa'ya Aman Paşam, ucuza kapatıyorsunuz!.. dedi.

Latife Hanım'ın topuklu ayakkabısı
Sofraların uzaması inatlaşmasına karşı Latife, yeni bir silah bulmuştu: Sofra, saat 23.00'ü geçince, sofraya rastlayan odaya giriyor, topuklu pabuçlarıyla tepinmeye başlıyordu!..


Paşa'nın bu rezaletten kurtulmak için başvurduğu küsmeler, gözdağı vermeler, hırçınlıklar para etmedi. Paşa, ne yaparsa yapsın, Latife bildiğini okuyordu!..
Paşa, Latife'nin öfkeden kapkara kesilmiş gözlerini, pençe pençe kızarmış yüzünü görünce, Vali'ye veda etti ve dinlenmek için eve girdiler. Kendileri için hazırlanan daireye gelince, Latife Hanım'ın ciyak ciyak sesi bütün mahalleyi doldurdu:
- Sen bana herkesin içinde nasıl hakaret edersin?..
- Fakat...
- Fakatı makatı yok... Ben senin karın mıyım, değil miyim?..

Sonu gelmeyen eile içi tartışmalar
Latife Hanım herzamanki gibi yine bağırarak konuşuyordu :
- Nasıl oturtursun beni arabanın solunda!..
-Yanlış değerlendirmeler yapmışsın Latife... Sana bu gezinin resmi bir gezi olacağını söylemiştim!.. - devlet adamının eşi olarak kendisine ne yapmak düştüğünü bilmemek acıklı bir şey
- Ne olmuş gezi resmi ise?.. Ne olmuş Mareşal üniformasıyla çıkmışsan?.. Bana hakaret etmek için gerekçe mi bunlar?.
- Lütfen yavaş konuş... Bütün Adana, alt katta bizi dinliyor!..
- Bütün Adana değil, bütün Türkiye, bütün dünya dinlesin... Hayır, bana hakaret edemezsin!...


"Latife her topuk vuruşta tahta ev duvarlarıyla beraber sallanıyordu! (...) Tepindi, tepindi, sonunda yorulup sustu. Bir süre sonra yukardan hıçkırık sesleri geliyordu.

Savaşlar yönettim, kazandım ama bir kadını yönetemiyorum
Hayatımda yaptığım hatalardan biri de evlenmektir. İşte görüyorsunuz... Ordular yönettim, Meclisler yönettim, savaşlar yaptım, kazandım ama, bir kadını yönetemiyorum.
Okumuş da olsa, iyi aile de olsa, sonunda kadın, kadındır! Bir devlet adamına eş olmak, belki devlet adamının eşi olarak kendisine ne yapmak düştüğünü bilmemek acıklı bir şey


Ve yine devam eden tartışmalardan
Latife, bağırıyordu:
- Fakat bir Ben, senin değil karın, bastonun olsam, daha çok ilgi gösterirdin!.. Bu nasıl kabalık?.. Sen beni verem edip öldürmek mi isliyorsun?.



Paşa, alçak sesle:
- Latife, yeter!.. Parmağıma, zilin düğmesini aratıyorsun!.. Daha bir kelime söyleyecek olursan, seni İzmir'e gönderirim!..
Latife, biraz ağladı ve sustu. Gerçekten hepimiz bu olup bitenlere yürekten üzüldük...

Latife Hanım'ın sesi salonları, odaları aşan boyutlar içinde çın çın ötüyordu:
- Yol boyunca kadınların boynuna sarılıp öptüğün yetmedi de, şimdi de ordu komutanlarının karılarını mı baştan çıkaracaksın?.. Utanmıyor musun?..
- Sus diyorum, sus!.. Elimden bir kaza çıkacak!..
- Susmayacağım!.. Dünyanın sonu olduğunu bilsem, yine de susmayacağım. Bıktım artık bu rezaletlerden!..
- Sus diyorum, Latife!.. Sabrımın sonuna geldin!..
- Susmuyorum!.. Öldürecek misin?.. İşte buyur, öldür!.. Susmayacağım!..


Ses kesildi. Gazi'nin sert ayak sesleri duyuldu. Bir oda kapısı açıldı, kapandı... Sonra her zaman olduğu gibi Latife'nin hıçkırıkları duyuldu ve sessizlik...

Paşa beni çağırdı. Durumu özetledi ve Latife'nin benden başka kimseyle Ankara'ya dönmeye razı olmadığını, onunla Ankara'ya dönmemi buyurdu.

Düşünceliydi:
Latife, daha nikâhım altındadır. Yani, Devlet Başkanının eşidir. Bu nedenle, yol boyunca bu niteliği ile karşılanacaktır. Şu mektubu da al; Ankara'ya varınca İsmet Paşa'ya verirsin!.. Gereken işlemleri yaparlar. Bu evlilik de burada biter!..

Gözlerimle Paşa'nın sinirli mi, üzgün mü olduğunu araştırıyordum. Fakat bir şey anlayamadım. Yalnız, gerektiği ölçüde ciddi idi. Hemenmi hareket edilecek? Hemen, bir an önce...
- Emredersiniz.

Yer, İtalya'nın Perugia kenti 
Genç Türk işadamı Utku Oğuz, bilgisayarında kayıtlı son Atatürk fotoğrafını projeksiyon makinesinin aydınlattığı duvara yansıtıp sözlerini tamamladı:
- İşte, Anadolu aydınlanmasının temeli Türk Devrimi budur.
Perugia'nin önde gelen kişilerinin oluşturduğu Felsefe ve Tarih Kulübü'nün üyeleri ve konuklar büyük bir coşkuyla alkışladılar genç adamı.


Genç adam da bir saatlik ''1918 - 1939 arası Türkiye ve Atatürk Reformları'' konferansının gördüğü ilgiden mutlu, biraz da şaşkındı!..
Kulübün başkan yardımcısı İtalyan dostu bir süre önce, "Şu hayranı olduğun ve her karşılaşmamızda bana anlatıp durduğun Atatürk'ü bizim kulüp üyelerine de anlatır mısın?'' dediğinde hiç tereddütsüz kabul etmiş, ama böylesine yoğun bir ilgi ve heyecanla karşılanacağını düşünmemişti.

Ama Utku Oğuz için o 18 Mayıs gecesini asla unutulmayacak kılan yorum orada konuk olarak bulunan yaşlı bir Norveçliden geldi:
- Norveç dilinde ''Mustafa Kemal gibi düşünmek'' diye bir deyim vardır..
Herhangi bir problem karşısında, çözümü imkansız olduğu düşüncesiyle hemen kestirmeden teslim olma eğiliminde olan, ne yapıp edip bir çözüm üretmek için yaratıcılığını zorlama zahmetine katlanmak istemeyen ruh ve zihin tembeli kişilere söylenir bu söz... Bu tip insanlara derhal, ''Hayır, yanılıyorsun bu problemin mutlaka bir çözümü olmalı, biraz da Mustafa Kemal gibi düşün'' deriz...


Ancak sizin bu geceki sunuşunuzdan sonra bu sözün arkasındaki anlamı çok daha derin bir şekilde kavramış durumdayım; bu güzel fotoğraflar eşliğinde yaptığınız sunuşunuz bana bu yaşımda bir şey daha öğretti; yani benim anadilim olan Norveçceye yerleşmiş olan eski bir deyimin arkasındaki gerçek ve derin anlamı!.. Size bunun için minnettarım... Genç Türk'ün gözleri yaşardı

... Dünyanın bir başka ucundaki ülkenin anadiline bir deyim olarak yerleşmiş büyük devrimciyi bir kez daha minnet ve özlemle andı... Yalnızca bir saatlik bir konferans olarak planlanan gece ancak 19 Mayıs'ın ilk saatlerinde sona erebildi. Saatlerce süren tartışma ve yorumlar ise şu ortak yargıyla sonuçlandı:

Atatürk Devrimleri bütün ülkelere uygulanabilecek evrensel bir reçetedir... Zira din ve etnik ayrım temellerine dayanmayan çağdaş devlet modeli ne kadar çok ülkede uygulanırsa, dünya o kadar daha huzur ve barış içinde yer olacaktır...

 Genç adam gecenin sessizliğinde yürürken büyük bir iç sızısıyla ''Türk Devrimi'ni yıkmak için yola çıkan karşı devrimciliğin ülkeyi sürüklediği bataklığı, 'başka çare yok' diyerek IMF'nin önünde boyun büken siyasetcileri'' düşündü. Sonra büyük heyecan ve coşkuyla yaşlı Norveçlinin bu kölelik zincirini kırmak için müthiş bir formül sunduğunu anımsadı: - Mustafa Kemal gibi düşünmek!..

Yerine Çavuş Gönderirim
Sakarya muharebeleri sırasında bir kibrit kıvılcımından atı ürkünce, Atatürk yere düşüp kaburgalarını kırmıştı.
Başkomutan cephede, oradan oraya sedye ile dolaştırılıyordu. Savaşın kritik bir anında, yukarıdaki anekdotta adı geçen hemen karşı taarruz emri verildikten çok kısa bir süre sonra, Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa Çakmak odasına geldi.
Kolordu Komutanı Kemal ettin Sami Paşadan bahisle ; "Kendisini taarruza kaldıramıyoruz. Emri doğru bulmuyor.


Sedye ile de olsa telefon başına kadar gidip konuşabilir misiniz ? Sedye ile telefon başına giden Başkomutan, Kolordu komutanına hitaben ;
" Taarruz olacaktır ! Sen olmazsan yerine bir çavuş gönderirim, gene taarruz ettiririz.! " dedi.

Mustafa Kemal Paşanın biraz sertçe olan sesini tanıyınca Kemal ettin Paşa, " Ya... Böyle mi tensip buyurdunuz, emredersiniz ! " dedi. Kolordu taarruza geçmiş ve sonuç alınmıştır. 

Size küfreden köylüyü mahkemeye veriyoruz.
Atatürk sormuş:
- Ben ne yapmışım ona?
Soruşturma evrakını inceleyenler açıklamışlar:
- Gazete kâğıdı ile sardığı sigarayı yakarken kâğıt tutuşmuş da ondan!..


Atatürk, Bakan'a şu soruyu yöneltmiş:
- Siz hiç gazete kâğıdı ile sigara içtiniz mi?..
- Hayır!..
- Ben Trablus'ta iken içmiştim. Pek berbat şeydir

-  Köylü gene bana az küfretmiş. Siz bunun için mahkemeye vereceğiniz yerde, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız.


Kâzım Karabekir Paşaya sürpriz çıkışı
Niyazi Ahmed Banoğlu, 'Fıkra ve Nüktelerle Atatürk

Atatürk, 1923 Mart'ında Konya'ya gitmişti! Halka yol göstermek, onları yapacağı devrimlere hazırlamak için her fırsatta nutuk söylüyor ve bunları o zaman Anadolu Ajansı'nı temsil eden muharrir İsmail Habib not ederek kendisine götürüyor, okuyor, sonra Ankara'ya telliyordu.

Konya'dan ayrılacağı gece İsmail Habib, Atatürk'ün son nutkunun temize çekilmiş şeklini Ona götürdü. Atatürk, bu nutku evvelkilerden daha çok beğenmiş olacak ki karısına;" Çocuğa kadeh getirsinler!" dedi.


Fakat, o sırada Bayan Lâtife, Atatürk'ün içki kullanmasını hoş görmüyor, vazgeçirmek, hiç olmazsa azaltmak istiyordu. Bunun için yumuşak bir sesle cevap verdi; "Gece yarısı buradan gidilecek diye bütün şişeleri trene yollamıştık !".
Atatürk köpürdü... "Nasıl olur?
Misafirimize karşı da mı?" İster istemez şişeler getirildi. Bu sırada Atatürk'ün eski ve teklifsiz arkadaşlarından Bay Muhtar geldi. Ona İngiliz Muhtar derlerdi. Atatürk, ona: "Dinle bak, Muhtar, nutuk nasıl söylenirmiş! " dedi ve İsmail Habib'e de nutku okumasını emretti. Bay Muhtar aldırmadı.

- Dinlemeye lüzum yok; çok güzeldir." dedi. Atatürk:
- Neden?" diye sorunca, Muhtar:
- Aksini söylemek ne haddimize?" diye cevapladı. Atatürk:
- Zevzekliği bırak da dinle! " diye kestirip attı.


  Nutuk okunduktan sonra Bay Muhtar bu sefer gayet ciddi bir tavırla hükmünü verdi:
- Sahiden çok güzel!
Atatürk, içki verilmesini söyledi. İngiliz Muhtar kadehini kaldırdı:
- Yaşasın Başkumandan!" diye haykırdı. Atatürk'ün kaşları çatıldı ve sesi yükseldi: "
- Niçin, Mustafa Kemal demiyorsun? " İngiliz Muhtar :
- Hele, ne olur ne olmaz, daha epeyce zaman Başkumandanlık sizde kalsın!" deyiverdi.

O sıralarda, ortalığı bulandırıp külah kapmak isteyenler, din ve şeriat perdesi ardında şahsi ihtiraslarını dolu dizgin koşturanlar vardı.

Atatürk büsbütün sinirlendi ve meydan okudu "Sen kuvveti Başkumandanlıktan mı aldığımı sanıyorsun? Dinle hatıramı anlatayım;

Hani ben 1919'da Erzurum'da Ordu Müfettişliğinden, askerlik mesleğinden çekilip de milletin bir ferdi olarak kalmıştım ya.


Oradaki Ordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa artık emirlerimi dinlememeğe başlamasın mı? Hemen makama gittim:
- Paşa, Paşa, dedim, size o emirleri bu omuzdaki yıldızlar vermiyordu! Mustafa Kemal veriyordu! O yine karşınızdadır, yazınız! Yazdı ve emrim yerine getirildi. Fakat, oradan ayrıldıktan sonra kendi kendime sordum: "

Ya bu adam zile basıp da gelen askere Posta, şunu dışarı çıkar!' deseydi." Atatürk koltukta doğruldu ve sesini yükselterek ilâve etti: "Fakat diyemezdi, Muhtar! Karşısında Mustafa Kemal vardı!" Bay Muhtar kadehini tekrar kaldırdı ve haykırdı:

"Yaşasın Mustafa Kemal!

Niyazi Ahmed Banoğlu, 'Fıkra ve Nüktelerle Atatürk
Erzurum'da ilk kongreyi kurmakla meşgul iken, İstanbul Hükümeti de, durumdan fena halde kuşkulanarak, Sivas, Bitlis, Van ve Erzurum Vilâyetlerine
"Mesleki askeriden müstafi sabık paşa Mustafa Kemal efendi elyevm nerededir? Ne ile meşguldür? Ne tavır ve meslek takip etmektedir? Serian işarı!"
diyen telgraflar çektiği zaman,


Erzurum Vali Vekili bulunan Kadı Mehmet Hilmi Efendi de telâşa düşmüş, ne cevap vereceğini bilemeyerek, bir yandan İstanbul Hükümeti'ne ;

"Hal-i hazırdaki vaziyetine nazaran, kendisi ikametgâhında bulunarak, hususat-ı şahsiyesiyle meşgul olduğu ve hariçle nadiren ihtilâtta bulunduğu anlaşılmıştır."
diye cevap verirken, aynı zamanda, meseleyi Mustafa Kemal Paşaya da bildirmişti.

Bu cevabı görünce gülen Mustafa Kemal Paşa "Hocam, cevabın güzel ama, bakalım inandırabilecek misin?" demişti.
"İstanbul'dakiler de, vakıa, içleri rahat etmek için böyle bir cevap isterlerse de beni bilirler. Benim hususat-ı zatiyem, milletin işlerinden ibarettir.

Yoksa, yazdığın gibi, evime çekilir, yan gelir yatardım. Ne çare ki, yatsam da, milletin mukadderatını düşünürken gözüme uyku girmez .
Ama sen tekrar sorarlarsa yine böyle de. Hatta sizlere ömür, vefat etti de"

Bu söz üzerine teessürle Kadı Mehmet Hilmi Efendi: "Allah esirgesin Paşam ! Öyle söz olur mu? İnşallah daha çok yaşarsınız!. " deyince, Mustafa Kemal Paşanın cevabı şu olmuştu ;
"Daha pek çok değil, yalnız milleti ve vatanı kurtarıncaya kadar. Allah'tan başka bir şey istemem!" Gerçekten,

Atatürk 57 sene gibi kısacık ömrü içinde, hem Kurtuluş mücadelesini başarı ile sonuçlandırdı hem de "En büyük eserim!" dediği Cumhuriyeti kurdu.
Bunlar da yetmedi, odak noktası lâiklik olan, çağdaşlaşma reformlarını çok kısa bir zamanda ard arda gerçekleştirdi.
Herhalde arzu ve emellemellerinin çoğunu gerçekleştirmiş olduğu için, ebedi istirahatine huzur içinde çekildi, "gözleri açık olarak " değil!


Askerliği ulvi görür, siyaseti severdi!
Askerlik mesleğini, vatanı kurtarmak amacı ile, mecbur kalındığı için yapılan ulvi bir görev olarak görürdü. Esas misyonu devrimciliği ve devlet adamlığı idi.
Dikkat edilirse, Atatürk askeri dehasını daima anavatan toprakları üzerinde, istilâcılara karşı yaptığı savaşlarda göstermiştir.
 Çanakkale savaşı öyledir, Kurtuluş savaşı da. Hep düşmanı vatanın bağrından söküp atma savaşlarıdır bunlar.
 Hiç bir zaman, toprak hırsı ve yeni yerler almak için yapılmamıştır. İşgal altındaki Doğu Trakya, bir kurşun dahi sıkılmadan kurtarılmıştır. Hatay'ı almak için, blöf yapmıştır ama bir kurşun dahi sıkılmasına müsaade etmemiştir.


Hatay'ın bize verilmesinde Fransa'nın gösterdiği diplomatik oyalama taktiklerine çok üzüldüğü sıralarda kendisine:

"Paşam ne üzülüyorsun, bir alay asker gönderip hemen ilhak edelim " diyenlere," Hayır bunu yapamayız! Bir alay askerle Hatay'ı anavatana katarız ve Fransa bu kadar uzaklardan müdahale etmeyi göze bile alamaz, doğru!
Fakat, büyük bir milletin Onuru söz konusudur. Onların Onurunu kırmış oluruz. Ya bunu bir Onur meselesi yaparlarsa?.. Onun için, bu işi barış yoluyla halletmeliyiz !" demiştir.

Rıfkı Atay, 'Çankaya', 1968,
Büyük Taarruz öncesi Afyon'un Çay ilçesinde Kolordu ve Ordu Komutanları toplanmış, Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşanın ( Çakmak ) saldırı plânını dinliyorlardı.


İsmet Paşa saldırı plânına karşı olduğunu beyan etti. Atatürk' ün Harp Okulu'ndan tabiye hocası, çok sevdiği, takdir ettiği ve kendisine "Hocam" diye hitap ettiği Yakup Şevki Paşa, milletin varını yoğunu zar gibi atmanın tarihçe cinayet sayılacağını söyledi.

Mustafa Kemal:
-  Milletin varı yoğu bundan mı ibarettir Hocam ?
- Evet!
- O halde kesin sonucu bununla almak zorundayız!

Kolordu Komutanı Kemalettin Sami Paşada bizim geri teşkilâtının düşmanı yirmi kilometreden fazla kovalayamayacağını söyleyince ;
-  Bizim geri teşkilâtımız düşmanı yirmi kilometreden fazla kovalayamaz mı?
-  Hayır Paşam ! O halde düşmanı yirmi kilometre içinde tepelemek zorundayız!

İkinci Ordu Komutanı Nurettin Paşa ise, cepheye henüz yeni geldiğinden, bir fikri olmadığı cevabını verir.
Bu arada, belki ikisi arasında bir tertip eseri olarak, Fevzi Paşa :
- Madem ki, Ordunun bana güveni yok, ben çekiliyorum. diye istifasını verir. Mustafa Kemal de, Genel Kurmay Başkanı çekildiğine göre kendisinin de Baş Komutanlık görevinde kalamayacağını belirtir. Telaşa düşen İsmet Paşa şöyle der ;
- Efendim bize fikrimizi sordunuz, söyledik. Yoksa, hepinizin emrinizdeyiz, ne yolda isterseniz öyle hareket ederiz.
Taarruz sürpriz bir şekilde kuzeyden değil, güneyden, dağlık bölge üzerinden yapılır ve sonuç kesin zaferdir.


Eğri bıçaklarla hücum etsinler!"
F. Rıfkı Atay'dan
Sakarya muharebeleri sırasında düşman hatlarımızda tehlikeli bir gedik açmış, genişletiyordu. Bu gedik hemen kapatılmalı, düşman süngü hücumu ile geri çevrilmeli idi.

İhtiyat kuvvetlerinin hemen oraya gönderilmesini istedi. İhtiyat kuvvetimiz kalmadığı cevabını verdiler.


Yalnız, Giresunlu Osman Ağanın çetesi vardı. Onların da süngüleri yoktu. Mustafa Kemal Paşa : - ---  - Süngüleri yoksa bellerinde bıçakları vardır, düşman üzerine atılacaklar, onu eski yerine kovacaklardır! diye haykırdı!
Bu kahraman çocuklar eğri bıçakları ile Yunanlıları eski yerlerine kadar sürmüşlerdir.

Emrim kemiklerinin orada gömülmesidir!"
F. Rıfkı Atay'dan
Sakarya savaşı sırasında bir defa, İsmet Paşayı telefonla arayan Yusuf İzzet Paşa (Tengirşek), lüzumu halinde, geri çekilmenin nereye kadar ve nasıl olacağı hususunda bilgi alamayınca, Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek istediğini söyler. Telefonu Mustafa Kemal'e verirler ;
- Beni aramışsınız, buyurun!
- Gizli emirlerinizi bildirmediniz. Yani, geri çekilme lâzım geldiği vakit istikametimiz ne olacaktır?


Pek kızan Mustafa Kemal, daha savaşa girmeden kaçmayı düşünen bu komutana :
- Paşa ,paşa! Gizli emrim senin kemiklerinin orada gömülmesidir!" der.

Başkomutan, o meşhur "Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı şehit kanı ile sulanmadıkça, o yer terk edilemez !" emrini Yusuf İzzet Paşa ile yaptığı bu telefon görüşmesinden sonra vermiştir.

Zaferini tebrik ederim Paşam!"
F. Rıfkı Atay'dan
Sakarya muharebelerinin sonlarına doğru idi. Erkân-ı harp zabiti cepheden alınan son malûmatı umutsuz bir ses tonu ile, kaburgaları kırık olduğu için yatakta yatan Başkumandan Müşir Gazi Mustafa Kemal'e okuyordu.
Malûmat meyanında, cephe kumandanlarından biri Seyit Gazi veya Döğer'in şark veya şimalinde düşmanın taze kuvvetler aldığından ve yeni bir düşman fırkası görüldüğünden bahsediyordu.

Paşa kaşlarını çatarak " Hayır! Orada düşman fırkası olamaz ve yoktur! Yazınız, iyi baksınlar ! " dedi. Başkomutan, raporu verenin, Yunan cephesinin bir kanadından diğer kanadına geçen kuvvetleri yeni kıtalar sanmış olduğunu anlamakta gecikmedi. Bu aktarma ancak bir çekilme hareketi olabilirdi.

Erkân-ı harp zabiti dışarı çıktıktan sonra Başkomutan İsmet Paşaya dönerek ;
- Zaferinizi tebrik ederim Paşam! Hemen karşı taarruz emri veriniz!" dedi. Erkân-ı harp zabiti gittikten sonra orada iki saat daha kaldı.
Öğle yemeği yenilirken zabit tekrar geldi. "Haber aldım, filhakika orada düşman fırkası yokmuş efendim!" dedi. Cephedeki kumandan gözle görülen bir düşman fırkasından bahsederken, Gazi Paşa yattığı yerde, altı yüz kilometre uzaktan, orada düşman fırkası olmadığım görüyor ve ihtar ediyordu .Az olur!

Falih Rıfkı Atay'dan
Aşağıdaki anekdot, Atatürk'ün ağzından kaleme alınmıştır:

Karargâh  Eceabat İlçesi  Yalova'da bulunan Ordu Komutanı Liman Von Sanders Paşa telefonla beni aradı. Konuşmamıza aracılık eden Kurmay Başkanı Kâzım Bey idi. Sorduğu şu idi:
"Durumu nasıl görüyorsunuz ve nasıl tedbir almayı düşünüyorsunuz? ".
Durumu nasıl gördüğümü ve nasıl tedbirler almak gerektiğini çoktan bütün ilgili olanlara belirtmiştim. Hepsi cevapsız kalmıştı, dedim ki;

Durumu nasıl gördüğümü çoktan size bildirmiştim. Şimdi alınabilecek tek bir tedbir kalmıştır!" - O tedbir nedir? - Bütün komuta ettiğiniz kuvvetleri emrime veriniz. Tedbir budur! Alaylı bir sesle, - Çok gelmez mi? - Az gelir ! dedim.


 Telefon kapandı. 8/9 Ağustos gecesi saat 21:50'de bana Anafartalar Grubu Komutanlığına tayin edildiğimi bildirdiler. Gerçi böyle bir sorumluluğu almak basit bir şey değildir. Fakat, ben vatanım yok olduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için bu sorumluluğu yüklendim!

Daha önce kararlaştırdığım saldırıyı kendim yöneterek düşmanın üstün kuvvetlerini gerilettim. 10 Ağustos sabahı tan yeri ağarırken düşman üzerine süngü ile atılmak için hazırladığım asker saflarının önüne geçerek kuvvetlerimi düşman üzerine attım.


Düşman ortalık ağardıktan sonra Conkbayırı'nı denizden ve karadan büyük çapta toplarla dövmeye başladı. Bütün Conkbayırı dumanlar ve ateşler içinde kaldı. Herkes tevekkülle sonunu bekliyordu. Etrafımız şehitler ve yaralılarla doldu.
Olan bitenleri seyrederken, bir şarapnel parçası göğsümün sağ tarafına çarptı. Cebimdeki saati paramparça etti.

Etime giremedi. Yalnız deride bir kan lekesi bıraktı. Bu parçalanmış saati sonra bu günün hatırası olarak Liman Von Sanders Paşaya verdim. O da aile armalı saatini bana hediye etti.

 Türk Atatürk İstasyon'dan şehre doğru, bir süre yaya olarak yürüdü. O'nu görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsusluların arasından neşe ile selamlar vererek, ilerledi. O sırada ansızın bir olayla karşılaştı. Milli Mücadele'deki çete giysili bir Türk kadın,

 Atatürk'ün yolunu keserek ayağına kapandı. Gözyaşlarıyla şöyle haykırıyordu. Bastığın toprağa kurban olayım Paşam!" Atatürk onu yerden kaldırmak için eğilirken kulağına bu kadının Kurtuluş Savaşında cephelerde çarpışmış olan direnişçi olduğunu fısıldadılar.
 Gözlerinden iki damla yaş düşen Atatürk, bu güneşten yüzü yanmış kadının elinden tutup ayağa kaldırdı ve ona şöyle seslendi:
 - "Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın." Türkçü Atatürk Kurtuluş Savaşında Türkçü Türk Kadını Vapur ve motorlarla İnebolu'ya çıkarılan silah ve cephane Kastamonu üzerinden Ankara'ya, oradan da cepheye gönderiliyordu.

1921 yılı Aralık
Aralık ayında birden bire bastıran kar yolları kaplamıştı.İnebolu'dan Kastamonu'ya hareket eden ve her nasılsa yolda kafileden geri kalmış genç bir kadın, fırtınalı bir gecede sabaha yağan kar altında yoluna devam etmişti.


 Cephane yüklü kağnısı ile yorgun argın bir halde ancak Kastamonu kışlası önüne kadar gelebilmiş, şehir'e girmek nasip olmadan kağnı arabası yol kenarında durmuştu. Arabanın yanına gidenlerin gördüğü manzara yürekler acısı idi.
Bu Türkçü kadın, bu kıymetli yükü korumak için yorganlarını top mermilerini üzerine örtmüş kendisi de bir elinde üvendire kollarını açarak yorganın üzerine abanmış ve o durumda sabaha karşı donarak şehit olduğu anlaşılmıştır.

 Olay yerine gönderilen Cemil ve Rıfat çavuşlar, göz yaşları dökerek şehit'in üzerindeki karları süpürüp arabadan indirirken, yorganın altından birdenbire çığlığı basarak ağlayan bir çocuk sesi işitince şaşırdılar ve şehit anayı yana çekip yorganı kaldırınca gördükleri şaheser tablo şu olmuştu: 

Otlara sarılı top mermileri iş çulların içinde kundaklı bir kız çocuğunun donmaktan kurtulduğu ve müdahale üzerine uyanarak meme için ağlamaya başladığıdır.

 Cephaneve yavrusu uğruna kendisini feda eden bu kahraman Türkçü Türk anasının acıklı hikayesini bu vatan topraklarında yaşayan herkesin,özellikle genç nesillerin iyi değerlendirmesi gerekir.

Bakara Suresi
Mustafa Kemal, kurulacak devletin şekli ile ilgili toplumun her kesiminden insanlarla görüşmeler yaparken sıra, mollalar, şeyhler din büyüğü geçinen kişilere gelir.


Mustafa Kemal, bunlara haber göndertip, gelecek hafta kendileriyle bu konuyu görüşeceğini ancak konuşmalarının bir temeli olarak katılacak olan herkesin Bakara suresini 288. ayetine kadar okumalarını rica eder.

Toplantı günü gelip çattığında, Mustafa Kemal kürsüye çıkar ve sorar:
- Arkadaşlar, buraya gelmeden önce hepinizden Bakara suresini 288'e kadar okumanızı rica etmiştim. Kimler okudu Bakara'yi 288'e kadar?
Salondaki bütün eller istisnasiz olarak bu ricayi yerine getirdiklerini belirtmek için havaya kalkar.

Bunun üzerine Mustafa Kemal sözlerine devam eder
- Beyler işte, kuracağımız devletin neden din temeline dayanamayacağının açıklaması:
Bakara yalnızca 286 ayettir. 

Şair Eşref
Kamil Paşa Kıbrıs'a gidiyordu. Şair Eşref'e:
- Bir isteğin varsa getireyim?... dedi.
Şair Eşref bunu memnuniyetle karşıladı:
-  Paşam görüyorsunuz artık yaşlandım, biraz yürüyünce yoruluyorum, yokuşta çıkamıyorum. Bana bir Kıbrıs eşeği getirirseniz, ömür boyu size dua ederim.


Kamil Paşa'yı dönüşünde, öbür zevat ile Şair Eşref de karşılamaya gitmiş.Kamil Paşa karaya ayak basınca Eşref'i görmüş ve:
- Aaa, Eşref, affedersin istediğini getirmeyi unutmuşum, seni görünce eşek aklıma geldi. Ama, bir giden olursa ısmarlarım, getirir, merak etme!... demiş.
Şair Eşref gereken cevabı yapıştırmış:
-Aman Paşam, üzülmeyin, o eşek gelmese de olur, siz geldiniz ya sağolun!

Çifçi
Atatürk, sık sık memleketi dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile, işçi, sanatkar, esnaf ile konuşur; memleketin derdini arar bulur, meclise getirir, milletvekillerinden, bakanlardan hesap sorardı. İşte böyle yurt gezilerinden birinde Orta Anadolu’da tarlasında çift süren bir çiftçi ile karşılaşmıştır.


- Kolay gele, bereketli ola ağa.
- Allah razı olsun bey
- Hayrola ağa, öküzün teki ne oldu?
- Devlete borcumuz vardı bey, icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık, koca öküzü satıp borcumuzu ödedik.
- Sağlık olsun ağa, diyerek konuşmasını kısa kesmiştir. Çiftçinin adı Halil Ağa idi. Atatürk’ün yanındakiler, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Salih Bozok, Kılıç Ali, Hüsrev Gerede, Emir Subayı Resuhi Bey, daha birkaç yakını vardı.

Yürüyorlardı. Atatürk düşünceli idi. Salih Bozok’u yanına çağırdı.
  -Salih, yarın sabah git, Halil Ağayı bul, bana getir. Benim kim olduğumu sorarsa, bizim bey seni bir kahve içmeye çağırıyor de. Ertesi gün Salih Bozok, Halil Ağa’yı bulmuş Atatürk’ün yanına getirmiştir. Atatürk ayağa kalkarak:

- Buyur Halil Ağa, deyip bir sandalye göstermiştir.

Zamanın başbakanı İsmet İnönü de salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi. Atatürk Halil Ağa’ya dönerek:
  -Halil Ağa, anlat şu vergi işini bir daha, demişti. Halil Ağa, vergi borcunu, icrayı, satılan öküzünü tekrar anlattı. Atatürk kaşlarını çatarak, İsmet Paşa ve Şükrü Kaya’ya dönerek:
-Arkadaşlar, biz İstiklal Savaşı’nı Halil Ağa’nın öküzünü icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu memlekette adaleti, vatandaşı böyle mi koruyacağız, gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü elinden alınmaz.

Halil Ağa: 
- Sen Atatürk Paşamsın galiba, beni bağışla, kusur ettim, diye yalvaracak oldu.
-Sana güle güle Halil Ağa, sen bizim gözümüzü açtın, diye Halil Ağa’yı ayakta uğurlamıştı.
Atatürk Türk Köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmıştır

İĞNECİYAN VE ATATÜRK
Mustafa Kemal’in dostları arasında İğneciyan adında bir de Ermeni vatandaş vardı. Zengin bir kişidir. Sık sık Mustafa Kemal’i Şişli’deki evinde ziyaret etmekte ve kendisine birçok yardımlarda bulunmaktadır.
 Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtikten sonra bir Ermeni örgütü ile ilgisi olduğu iddiasıyla İğneciyan’ı tutuklayıp Malta’ya sürüyorlar. Tüm servetine el konuluyor. İğneciyan Malta’dan döndükten sonra üzerinde bir elbisesinden başka hiçbir şeyi olmayan fakir bir kişi durumundadır. Bir de kızı vardır. Yedikule’de bir gecekonduya sığınmışlardır. Atatürk zaferi kazanmış, devlet başkanı olmuştur.

Devrimler için geceli gündüzlü çalışmaktadır. Atatürk 1927’de ilk kez İstanbul’a gelmiştir. Bu İğneciyan için iyi bir fırsattır. Hem dostunu görmek, hem de uğradığı haksızlığı anlatmak için doğruca Dolmabahçe Sarayı’na gider. İlgili memura başvurur:
- Ben, Gazi hazretlerini görmek istiyorum.
- Sen kimsin?
- Ben İğneciyan... Gazi’nin eski bir dostuyum, arkadaşıyım. Memur, İğneciyan’ı baştan aşağı süzer. Kılık kıyafeti pek güven verici değildir. Bir bahane uydurarak atlatır.

Birkaç kez daha başvurur, fakat sonuç alamaz. Bir gün de kızını alıp birlikte saraya giderler. O gün sarayın önünde olağanüstü bir hal vardır. Motor sesleri, sağa sola koşturan insanlar. Bu, Gazi’nin bir geziye çıkacağına işarettir.
Polisler ve muhafızlar oradan uzaklaşması için İğneciyan’a işaret ederler. O sırada Gazi de Saray’dan çıkmıştır.
Etrafındaki insan çemberi arasında otomobiline doğru ilerlemektedir. O anda İğneciyan’ın kızı fırlayarak insan çemberini yarıp Gazi’nin karşısına sokulur. Gazi sorar:
- Kim bu kız? Kız cevap verir:
- Ben İğneciyan’ın kızıyım.
- Nerede baban?
- Dışarıda bekliyor, sokmuyorlar... Gazi hemen emir verir. İğneciyan’ı huzuruna alırlar. İki dost özlem içinde kucaklaşırlar. İğneciyan başından geçenleri anlatır.

Gazi’nin gözleri dolu dolu olur. Emir verir. Gerekli soruşturma yapılır. İğneciyan’ın haklı olduğu anlaşılır ve alınan malları geri verilir.
Yıl 1938... Kasım’ın 12’si... Atatürk’ün acı kaybına dayanamayan İğneciyan üzüntüsünden ölür.

Ata ve kin
Atatürk’ün asla kini yoktur. Bir kimseye ne kadar kızarsa kızsın, bir süre sonra affeder, olanları unutur, bir daha duymak bile istemezdi.
Bu yüzden civarındakilerden birçokları zaman zaman gözden düşer, sonra yeniden affedilir, yeniden eski mevkiini alırdı. Fakat, asla göz yummadığı şey, bir kimsenin ekmeğiyle oynanmasıydı.


Yeni harflerin kullanılmasının kararlılıkla takip edildiği dönemde bir seyahati esnasında bir hükümet bürosuna girdi. Açtığı bir defterde bir deste eski harflerle yazılmış notlar ve kağıtlar buldu. Defterin sahibi yaşlı bir memurdu. Atatürk, hayatında ender rastlanan bir hiddetle memurdan başladı, amirde bitirdi, hepsini kovdu.

Dışarı çıkarken de:
- Bunlar mikroptur, efendim! Milli bünyenin iyiliği namına temizlenmeli!... diye bağırdı.

Akşam oldu, vilayet konağında bir ziyafet vardı. Bir aralık söz yine yeni harflere geldi. Atatürk, valiye sordu:
- Bugünkü yobazlara ne yaptın?Görevlerine son verdim, paşam. Esasen ücretli hizmetlilerdi.
Atatürk durakladı, sonra usulca:
- O olmadı işte!... dedi. Bu adam, kabahatli, muhakkak!... Fakat, çoluğunun çocuğunun suçu ne? Onları aç bırakmaya hakkımız yok. Onu görevine usulca iade et!...
Biz adamları cezalandırmalıyız, ama ekmekle oynamak doğru değildi.

Kaybolan bölük
12 Ağustos 1915 günü bir bölük asker bir ormana girdi ve bu onların en son görüldüğü andı. Bölüğün ismi Sandingram , kayboldukları yer Gelibolu yarımadasının Küçük Anafartalar köyü yakınlarıydı. Bu kaybolmanın bir UFO olayı ile ilgili bile olduğu hakkında iddialar ortaya atıldı. Şahitlerin anlattığına göre Bölüğün ormana girdiği sırada gökyüzünde 3 adet bulut görülmüş ve bunlardan biri ormana alçalmış ve daha sonra süratle göğe yükselerek kaybolmuştu. 1998 Temmuzunda ben ve Belçikalı arkadaşım Jul Snelders bu olayın geçtiği yeri bulmaya karar verdik . Ikimizde bu ilginç olayı yeterince araştırmıştık ve yeterli bilgiye sahipdik


. GPS, haritalar ve kameralarla donanmış vaziyette jipe atlayıp Anafartalar ovasındaki Azmak mezarlığına doğru yola çıktık. 1919 yılında bölgeye gelen İngilizlerin araştırma yaptıklarını ve 122 adet İngiliz askerine ait cesetlerin kalıntılarını bulduklarını biliyorduk. Cesetlerin bulunduğu nokta Azmak mezarlığından Tekke tepeye doğru yaklaşık 1200 metre mesafede olmalıydı.

GPS'imizn yardımıyla mesafeyi ölçerek Doğuya doğru yönelmeye başladık. 500 metre yol katetmiştikki yaşlı biranlattığına göre, ninesi ve bütün köy halkı derhal köyü terketmişler, hatta ninesi pişirmekte olduğu tavuğu bile ocakta bırakmış.

Yaşlı köylü, İngiliz askerlerinin gentilmen olduğunu ve hiç bir zaman sivillere ateş etmediğini söyledi. Ayrıca daha fazla bilgi için Küçük Anafartalar köyünden Çakal Ahmet ile görüşmemizi sağlık verdi.
Çakal Ahmet doksan küsür yaşındaymış ve savaş sırasında çocuk olmasına rağmen bu konularda hatıraları tazeymiş.
Köylü bizi ,Türk askerlerinin topluca gömülü olduğu başka bir mezara götürebileceğini söyledi. Onu da jipe aldık ve Kuzeye yöneldik. Kireç tepe eteklerinde bir çok devrilmiş mezar taşının bulunduğu bir alana geldik. Burası muhtemelen Ağustos savaşları sırasında şehit düşmüş türk askerlerinin alelacele gömülüp daha sonra unutuldukları bir mezarlıktı. Yarımadada buna benzer başka bir yerin daha olduğunu zannetmiyorum.

 Bir çok resim çektikten sonra köylüye teşekkür ettik ve Çakal Ahmet'i bulmak üzere Küçük Anafartalar 'a gittik. Köyün kahvesinde oturup çay ve muhabbet den sonra Çakal Ahmet'i sorduk, hemen gençlerden biri koşup kendidisini çağırmaya gitti. On dakikalık bir bekleyişten sonra Çakal Ahmet geldi ve kahvenin merkezi bir yerinde yerini aldı. Kendisinin elini öptükten sonra sorularımıza başladık.

Çakal Ahmet , savaş sırasında bir düşman birliğinin yolunu şaşırarak kendi bölgelerini geçerek Türk bölgesine girdiklerini ve bizimkiler tarafından hepsinin öldürüldüğünü duyduğunu anlattı. Kendi tecrübesiyle konuyu bağladığı bir hikayesi vardı. O aylarda çok yağmur yağdığını ve şişmiş düşman cesetlerinin tarlalarda yüzdüğünü ve onların da çocuk olduklarından cesetlerin üzerlerine basarak bir tarladan öbürüne geçetiklerini anlattı. Bu noktanın neresi olduğunu sorduğumuzda Azmak yönünü göstererk yanındaki köylülere tarif etti.

 Köylülerden ikisi tarif edilen bölgeye bizi götürmeye gönüllü oldu.Hep birlikte arabaya atladık ve savaş zamanındada yamaçları siper olarak kullanılan kurumuş dere yataklarından ilerleyerek Çakal Ahmet'in tarif ettiği iki dere yatağının birleştiği noktaya geldik. Bulunduğumuz nokta 1919 da ki araştırmacı İngilizlerin çizmiş olduğu haritaya da uygundu. Bu noktayı GPS'imize işledik Çevrede, diğer birlikllerden askerlerin tarif ettiklerine uyan küçük hasat evleri de vardı.

 Çevrede çok miktarda kurşun ve matara kalıntıları gibi şeyler vardı biraz daha vakit geçirsek ve çevreyi araştırsak kemik kalıntıları bile bulabileceğimize emindik. Elimizdeki Nigel Steel'in yazmış olduğu kitapta İngiiliz askerlerinin günlüklerinden bölümler vardı. Bir askerin günlüğünde şu notlar düşülmüştü: Öğleden sonra 4 sularında hücuma geçeceğimiz söylendi. Siperlerimizden çıktık ve kurşun yağmuru altında ilerlemeye başladık.

Üzülerek bildiriyorumki bu hücum tam bir başarısızlıkla sonuçlandı.Çok kişi öldü. Önümüzde tahminimizden daha çok Türk vardı. Önümüzde bizim çiftliğin tarlalarına benzeyen sadece daha küçük boyutlarda tarlalar ve küçük çiftlik evleri vardı. Tarlaların çevereleri yüksek duvarlarla çevriliydi ve hendekler kazılmıştı. Bu ,bizim küçük partilere bölünmemize sebep oldu ve çok zayiata mal oldu.

  Bütün bölükten sadece 384 kişi ve 4 subay kalmıştık. Diğerlerini nereye kaybolduğunu düşünmek bile istemiyordum. Hepsi ölmüş olamazdı herhalde bir kısmı esir alınmıştı. En son Alec ve ve Frank amcayı gördüğümde arkamdaki tarladaydılar. Türk makinalı tüfeği ateş kusuyordu, akşama kadar karşılıklı ateş ettik. Kendimi aniden Norfolk'tan 40 kişi ve 4 diğer bölükle birlite buldum. Saat 9 cıvarında Türkler sol cenaha geçtiler ve daha çok askerimizi öldürdüler, bir yandanda önümüzdeki tarlaları ateşe verdiler ve bizi geri püskürttüler.

 Ben, daha geride başka bir noktada sipere girdim. Türkler bu sefer sağımdan ilerlediler ve dahada geriye dönmek zorunda kaldık. Olayın aslı şöyle gelişmiştir:
Sandringham bölüğü, İngiltere Kıralının Sandringham malikanesinin müstahdeminden oluşan bir bölüktür. Hayatları boyunca kahyalık, bahçıvanlık, ahçılık yapmış sivil ruhlu bir takım hizmetkarın alelacele hazırlanıp cepheye sürülmesinin doğal sonucu olarak ve kendilerini krala yakın hizmet etmenin verdiği gururla acemice diğer bütün bölüklerden ayrı olarak öne atılıp Türk keskin nişancılarının tam ortasına düşmüş olmalarıdır.

Olay 12 Ağustos günü Anafartalar savaşları sırasında cereyan etmiş ve bölük Türkler tarafından çok kısa süren bir çarpışma sonucu birkaç kişi hariç tümüyle imha edilmiş ve neticede olayın geçtiği yerdeki ormanlık alanda yangın çıkmıştır.

Daha sonra Kral, hizmetkarlarından oluşan bu birliğe ne olduğunu Ian Hamilton'a defalarca sormuş ve tatminkar bir cevap alamamıştır. Bu bölük hakkında zaman içinde buluta girip yokolma türünden efsanevi hikayeler üretilmiş, zamanın medyatik bir olayı haline gelmiştir. Bizim içinde artık geç oluyordu onun için dönüşe geçtik.

 Bu sefer daha değişik bir yoldan döndük, önce Anafartalar müdafaa hattındaki topları gördük daha sonra Eceabat yönüne gittik. Sahile ana yola çıktıktan ve sağa döner dönmez denize baktığınızda büyük bir makara vinç sistemi görürsünüz bu vinç ,savaş sırasında bizim İngiliz denizaltılarına karşı boğaza gerdiğimiz ağın vinçlerinden biridir. Bu vincin de resimlerini çektikten sonra otelimize döndük ve diğer arkadaşlara o günkü bulgularımızı anlatarak sohbet ettik..

Çanakkale Savaş anıları
O gün Boğaz tabyaları arasında en çok iş gören ve en çok hasara uğrayan Rumeli Mecidiyesi Bataryası oldu.

Sabahtan beri muharebenin en şiddetli anlarında bile iki sahil arasında gidip gelmekten çekinmemiş olan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber aldığı zaman yine motora atlayıp Çimenlik İskelesi’nden karşı sahile hareket etti. Cephaneliği berhava olan tabyanın durumu hazindi. İstihkam yıkıntıları arasında dolaşmakta olduğu sırada bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hali dikkatini çekti ve yanına gidip “Ne var evlat ?” diye sordu. Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyeti aldı.

 Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu. “Gözlerine bir şey mi oldu oğlum.O zaman nefer tok sesiyle “Üzülmeyin efendim.” diye cevap verdi. “Benim gözlerim göreceğini gördü.” (Evet düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve “Ocean” destroyeri hareket edemez hale getirilmişti.) Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu.

(Evet düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve “Ocean” destroyeri hareket edemez hale getirilmişti.) Dedi ve ruhunu teslim etti.
Süngü hücumu başlamıştı.Mehmet daha yerinden kalkamadan arkadaşı Halil yere düştü.Bu kez Halil "Ahiretlik,ölüm yaklaştı. Cesedimi buraya ellerinle göm.Üzerimde savaşınız ki, ayak seslerinizi ve Allah Allah diye bağırışlarınızı duyayım."dedikten sonra o da ruhunu teslim etti..

Ali Çavuş ve kesilen kolu
Gözetleme yerindeyken ayak sesi duyar gibi oldum.Geriye dönünce Ali Çavuş'la karşılaştım. Acı çekiyordu.Ben daha soru sormadan sağ elindeki çakıyı uzatarak,o kolunu gösterdi ve "Şunu kesiver komutanım"dedi.Sol kolu büyük bir yara almış ve sallanıyordu.

Manzarayı görünce ürperdim. Öyle bir istek ve mahcubiyetle söylemişti ki,bir şeyler söylemiş olmak için "Üzülme Ali Çavuş Allah vücuduna sağlık versin"diye mırıldandım. Fakat bu Kahraman Er,bir kesilen koluna,bir de ilerde savaşan arkadaşlarına baktı.

Derin bir ah çekti ve kolunu fırlatıp attıktan sonra "Millet sağ olsun.Bana bir kol da yeter." deyip savaşa katıldı.Az sonra Ali Çavuş'ta şehit olup Hakkın Rahmetine kavuştu...

Düşmandan korkulmaz
Keçi deresinden geçmemiz gerekiyordu.Alay kumandanım,"Bu Sırat Köprüsüdür.Önce ben geçeyim sonra siz geçersiniz" dedi ve koşarak karşıya geçti ve sonra da ben geçtim.
Düşmanın makinalı tüfekleri durmadan çalışıyordu.

Arkama dönüp baktığımda ne göreyim? Bir Mehmetçik elinde bakraçlar ateşe aldırmadan yavaş yavaş ilerliyordu."Koş koş vurulacaksın"diye bağırmama rağmen o hiç aldırış etmedi.Yanımıza gelince niçin koşmadığını sorunca,"Koşsam bakraçlardaki çorba dökülür ve arkadaşlarım aç kalır. Düşmandan korkulmaz kumandanım.

Atatürk'ün gençlik aşkı
Atatürk den Kırık bir aşk hikayesi Selanik'te öğrenci iken, Nadire diye bir komşu kızı varmış. Ciğerlerinden hasta olan bu kız Mustafa'ya pek hayranmış. 
Her geçişinde pencereye koşar, ona bakarken yüzünü al basarmış. Bir gün komşu kızı Hatice'ye açılmış: "Mustafa Bey, öteki arkadaşlarına hiç benzemiyor" demiş. 



Bu gizli sevdayı Mustafa'ya hissettirmeye karar vermişler. Hatice, Zübeyde hanımların evine girer çıkarmış. Bir cuma, ailece oturmaya gitmişler. Mustafa evde yokmuş Hatice, üst kattan bir şey getirmesi istendiğinde aklındaki planı uygulamaya koymuş. Sofadan geçerken, saksı içindeki kırmızı karanfillerden birini gizlice koparmış. Mustafa'nın üst katta soldaki yatak odasına dalmış.

Karyolasının başucundaki masanın üzerinde açık duran tarih kitabının üzerine karanfili bırakmış. Korkudan titreyerek koşar adım aşağı inmiş. Çiçeğin Nadire'den geldiğinin anlaşılacağına eminmiş. Az sonra Mustafa eve gelmiş. Zübeyde Hanım'ın ve Hatice'nin annesinin ellerini öpmüş. Hatice'nin de elini sıkmış.

O dönem Türkler arasında el sıkma âdeti olmadığından Hatice şaşırmış biraz... Zaten gizlice bıraktığı çiçekten dolayı pek heyecanlıymış. Mustafa bu heyecanı hissetmiş; gözlerini Hatice'nin gözlerine dikmiş. Küçük kız ne yapacağını bilememiş.

 Mustafa "Ders çalışmam lazım" deyip yukarı çıkmış. Çıkar çıkmaz da tekrar aşağı indiği ayak seslerinden anlaşılmış. Hatice kalbinin duracağını hissetmiş.

Çünkü, geldiğinde Mustafa'nın elinde o kırmızı karanfil varmış. "Bu çiçeği benim kitabımın arasına kim koydu?" diye bağıracak diye çok korkmuş Hatice... "Ben ettim, sen etme" der gibi bakmış ona...

Mustafa, Hatice'yi müstehzi gözlerle süzdükten sonra dışarı çıkmış. Hatice hemen gidip olanları Nadire ablasına anlatmış. "Ölüyordum korkudan. Bir daha beni böyle işlere sokmayın" diye yalvarmış. Nadire, çiçeğinin adresine ulaşmasının keyfiyle beklemeye başlamış. Aradan epey bir zaman geçmiş.
Bir gün Hatice, Zübeyde Teyze'sinin kendisini oğlu Mustafa'ya istediğini öğrenmiş. Ama Hatice'nin annesi, Mustafa asker olup uzaklara gidecek diye bu izdivaca yanaşmamış, konu kapanmış.

Mustafa, Harbiye'de okumak için İstanbul'a gitmiş. Lakin annesine gönderdiği her mektubun altına "Hemşiremiz Hatice Hanım'a da mahsus selamlar ederim" cümlesini eklemeyi hiç ihmal etmemiş. Harbiye'den erkânıharp yüzbaşısı olarak çıktığında Hatice'yi yeniden istetmiş.

Bu kez Hatice'nin ailesi razı olmak üzereyken sarayda çalışan bir ahbapları onları uyarmış: "Ben, onun hakkında saraya gelen jurnalleri okudum. İstikbali çok karanlık. Aman uzak durun" demiş. Hatice'nin annesi, kızını alelacele bir başkasıyla evlendirmiş.

Yıllar geçmiş. Mustafa Kemal, "Atatürk" olmuş. Evlenip çoluk çocuğa karışan Hatice, yaşadıklarını 1920'lerde bir kış günü, Kocaeli'nde Maarif Müdürü olan apartman komşusu Münir Hayri Bey'e anlatmış. Münir Hayri, daha sonra sinema tahsili için yurt dışına gitmiş.

Döndüğünde Atatürk kendisinden hayatını perdeye yansıtacak bir senaryo yazmasını istemiş. Senaryonun esaslarını da bizzat dikte ettirmiş. "Filme başka neler koymalıyız?" diye sorduğunda Münir Hayri, biraz da çekinerek, "Her filmde kadın ve aşk unsuru aranır, bilmem nasıl emredersiniz" demiş ve yıllar önce Hatice'den dinlediği hikâyeyi Atatürk'e nakletmiş. Hatırlamış Atatürk; gülmüş:

"Ben, Hatice'nin o karanfili kendi hesabına koyduğunu sanmıştım" demiş.
Birkaç gün düşündükten sonra Münir Hayri'yi yeniden çağırmış Atatürk: "Tamam" demiş; "Bizim çocukluk hikâyesini filme koyalım. Yalnız Hatice'nin ismini koymayalım. Bu, çok masum ve hiç de  olmayan bir hikâyedir, ama belki Hatice'nin torunları filan istemezler.

" Münir Hayri'nin senaryosu "Ben Bir İnkılap Çocuğuyum" adını taşıyordu; Atatürk rahatsızlandığı için çekilemedi. Hatice mi? Son sürprizimiz de bu: Hatice Hanım milletvekili seçildi ve Meclis'e girdi.Torunları hayatta mıdır acaba.

Özel Tren ile yurt gezisi ve annesinin vefatı
Gece yarısı, Mustafa Kemal’in özel treni Eskişehir’e doğru gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculuğu olacak ve Gazi, savaş sonrası Anadolu’sunda bazı şehirlerin nabzını yoklaya yoklaya İzmir’e gidip annesini görecek , aynı zamanda Latife’yide.

Ama o gece çok sıkıntısı var Mustafa Kemal’in ve bir türlü uyku tutturamıyor. Ali Çavuş kompartımanın kapısı önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapıya dayanmış karanlığı seyrederken bir yandan da kendi kendine mırıldanıp duruyor.
“Bu işin bu kadar çabuk oluvereceğini hiç düşünmedim. İşte, sonunda şifreli telgraf geldi. Zübeyde anamızı yitirdik. Peki, ne duruyorum. İçeri girip onu uyandırmalıyım.


Ama işe bak, giremiyorum. Kıyamıyorum paşama. Nasıl derim ki: ‘Anamız öldü paşam!’ diyemem. Onun yüreği anası için atar. Hep söyler. Vatanı kurtarmakla anasını kurtarmak aynı anlama gelir onun için. Kapıyı açsam, telgrafı uzatsam, ‘Paşam sen sağ ol’ desem ‘Eyvah demez mi?’ ‘Koca vatanı kurtardım ama anamı kurtaramadım demez mi?"

Ali Çavuş, anlattığına göre birden yerinden sıçramış. İçeriden bir ses geliyor. Mustafa Kemal sesleniyor. Çavuş kompartıman kapısını açıp selam duruyor: Emret Paşam”. Mustafa Kemal yatağa oturmuş soruyor telaş ile:
- Ne demeye kapıda bekliyorsun sen?”
- Uyku tutturamadım da Paşam
- Annemden bir haber var mı?
- Az önce bir telgraf geldi dediler, şifreyi çözünce size sunacaklar
- Boşuna kıvranma Ali, benden de saklamaya çalışma. Ben haberi aldım. Ali Çavuş bir şey yokmuş gibi durmaya çalışıyor ve merakla soruyor:
- Ne olan, ne haber aldın ki paşam? Hayır haber inşallah. Mustafa Kemal usul usul anlatıyor:
- Az önce dalmışım, rüyamda yeşil bir ovada anamla el ele geziniyorduk. Hep olduğu gibi bana birşeyler anlatıyordu. Birden bir fırtına çıktı. Bir sel bastırdı, anamızı aldı götürdü. Hiçbir şey yapamadım, hiç.


Çavuşu bir titremedir almıştı. Derken.. Mustafa Kemal emri verdi:
- Çocuk! Al getir şu telgrafı, hemen.  Ali Çavuş kompartımandan çıkar çıkmaz, çözümü getiren görevliyle karşılaştı.
- Ver onu” dedi. “Paşamız bekliyor.” Kağıdı aldı, içeri girdi, selam durdu ve:
- Sen sağol paşam” dedi.
- Millet sağ olsun.

Gözünden iri bir damla göz yaşı akıvermişti. Çavuş :
- Ağlama paşam” diye yalvardı.
- Neden? Ben insan değil miyim? Anam öldü. Ben buna ağlarım. Ama, Anavatan kurtuldu. Bununla da teselli bulurum.
Benim için ikisi bir, İşte ben bunun için: ‘Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini’ diye cevap vermedim mi Namık Kemal’e?
Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavuş birbirlerine sarıldılar ve açık açık, hıçkırıklarla, içli içli ağlıyorlardı.


Vazifene devam et
İngiliz kralı VIII. Edward İstanbul'a Atatük'ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce., -"Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini, yahut bir aşçı bulunuz.!...dedi. Ve nihayet bu sofra merasimini bilen bir zattan öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular.

Akşam kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk'e dönerek: Sizi tebrik eder ve teşekkür ederim. Kendimi İngiltere'de zannettim" diyerek memnuniyetini bildirdi.

Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler.

Fakat Atatürk Kral'a : - "Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim!" dedi. Bütün sofradakiler Atatürk'ün bu sözlerine hayran oldular. Atatürk garsona da "vazifene devam et" emrini verdi.

Atatürk ve Köylü kadın
Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladık. Atatürk attan inerek bu ihiyar kadının yanına sokuldu:
- Merhaba nine. Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle:
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun.? Kadın şöyle birduraklayıp,
- Neden sordun ki, dedi. Buraların sahibimisin? Yoksa bekçisimi.? Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin.?

Kadın başını salladı. Tabii söyleyeceğim:
- Ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni.?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... ve devam etti yaşlı kadın  :
- Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı.
Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.


- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı.? Kadını birden yüzü sertleşti.
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan?. Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde. Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam.! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek.Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver. Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu.

Çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek:
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.

Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim., sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor. Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp., Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu

İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;
- Tek ineğimin sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm. Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik.
Oradakilere şu emri verdi; Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun."

Cumhuriyet Resepsiyonundan Anılar
Cumhuriyet'in ilânından sonra Istanbul'da bir resepsiyon verilir. Tüm dünya ülkelerinin elçileri ve ateşeleri de davet edilir. Davet güzel bir şekilde devam etmektedir fakat Ingiliz ateşesi olan binbaşının bakışları Mustafa Kemal'in gözünden kaçmaz.


Bütün davet boyunca kendisine dik dik bakmıştır Ve bakmaya devam etmektedir, ne olduğunu öğrenmek için yaverini gönderir. Yaver geri döndüğünde Mustafa Kemal'e şöyle der:
- Paşam kendisine neden ters bir tavır takındığını sordum., O da bana Mustafa Kemal'in Çanakkale'de babasını öldürdüğünü söyledi.

Bunun üzerine Mustafa Kemal şöyle der:
- Git sor bakalım babasının Çanakkale'de ne işi varmış.?

Sakal Üzerİne., 
Atatürk Amasya ziyaretinde.. Vali konağında yörenin ileri gelenleri ile sohbette. Bir ara tam karşısında oturan birine takılır gözleri. Yaşı ellinin üzerinde bu adam beline kadar inen sakalıyla Atatürk'ün dikkatini çeker.

 Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar;
- Kimdir bu? Vali cevap verir;
- Efendim kendisi Şıh'tır. Yörede çok hatırlısı vardır. Atatürk Şıh'ı yanina çağırır ve;
- Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Şunu rica etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan der ve eliyle de boyunaltı hizasini gösterir. Şıh;
- Emrin olur Paşam diyerek yerine çekilir.
Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya'daki Şıh ı hatırlar ve Vali'yi telefonla arayıp durumu sorar. Vali Şıh'ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını anlatır. Atatürk telefonu kapatır.,
Kağıdı kalemi eline alır ve az sonra yaverini çağırıp, yazdığı yazıyı Amasya Valiliği'ne tebliğ etmesini ister. Ertesi gün Amasya'dan bir haber gelir ki Şıh Efendi Ata'yı görmek üzere Ankara'ya doğru yola çıkmıştır diye ...
Şıh gelir, Ata'nın karşısına çıkar. Sakal tamamen kesilmiş, sinekkaydı bir tıraş olunmuş., Saçlar kısaltılmış, kılık kiyafet baştan sona değiştirilmiş, bambaşka bir görünüme bürünülmüştür.

Atatürk'ün mesai arkadasları bu değişimi anlayamaz ve Ata'ya sorarlar;
- Aman Paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız.? Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp;
 - Dün akşam Amasya Valiligi'ne bir yazı gönderdim ve Şıh'ı Afyon'a vali atadığımı bildirdim der.

Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da Şıh'a vermesini söyler. Yazıda şöyle yazmaktadır;
- İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince., Bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir.! Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım. Kal sağlıcakla.

Atatürk'ün rüyasında gördüğü zafer
Mustafa Kemal bu rüyasını Dr. Reşit Galip Bey'e anlattığı zaman düşman henüz saldırılarına başlamadığı gibi, İnönü Mevkii de önem kazanmamıştı. Aradan çok uzun zaman geçti. Düşman ile yapılan ilk savaş olan Birinci İnönü Savaşı kazanılmıştı. Bunu İnönü Savaşı izledi...

 Henüz bu ikinci savaşın neticesinin alınmadığı tehlikeli günlerden biriydi... Mustafa Kemal'in arabası Millet Meclisi'nin önünde durduğunda; O'nun yanına telaş ve endişe içinde koşan Dr. Reşit Galip bey sorar:
- Paşam, İnönü'den ne haber?
- Vaziyet kritiktir.
- Kritik nedir? Anlamadım ki. Mustafa Kemal:
- Sana bunun cevabını 15 dakikaya kadar veririm" dedikten sonra, gülümser...
- Hani Ankara'ya geldikten sonra ben bir rüya görmüştüm. Hatırladınız mı?

Dr. Reşit Galip bey biraz düşündükten sonra rüyayı anlatır. Bunun üzerine Mustafa Kemal tekrar gülümseyerek:
- İşte, rüya aynen gerçekleşmektedir... Ben İsmet'i tanırım. Göreceksin 15 dakikaya kadar varmadan muzafferiyet haberini alacağız!..." Mustafa Kemal Millet Meclisi'ndeki odasına çekilir. Gerçekten de 15 dakika geçmeden. Garp Cephesi Komutanı İsmet imzalı bir telgraf gelmiş ve İkinci İnönü Savaşı'nın zaferle sonuçlandığı öğrenilmiştir

Sokak Çocuğu
Atatürk'e, düşmanlarından bir bayan, bir yabancı gazetede (sokak çocuğu ve zalim) diye yazılar yazmak küçüklüğünü göstermişti.

Bir gün Yat Kulüp'te Atatürk, arkadaşlarına bu yazı dan söz ederek demiştir ki:
 - Bana sokak çocuğu diye yazmış... Ben pek küçük yaşta yatılı bir öğrenci olarak okullara girmedim. İdadi'den Harp Okulu'na, oradan da orduya hizmete gittim.
Sorarım sizlere, benim sokakta oynamaya vaktim mi vardı? Bana zalim diyormuş... Ben eğer bu vatana ihanet eden birkaç adamı mahkemeye vererek, kanun çerçevesinde bu adamlar cezalarını buldularsa, benim onlara karşı sevgimden ziyade, Türk milletine sevgim daha büyüktür... Bu nedenle Türk milletine onların zararlı vücutlarını feda ettim..." demişlerdir.

 Enver Behnan Şapolyo

BENZER KONULAR




Bizi Takip Edin

Share

Sudoku

HER GÜN YENİ BİR SUDOKU BULMACA
Powered by SudokuKingdom.com
NASIL OYNANIR :
Rakamları Yerleştirme :
1- Fare imleci istenen RAKAM üzerine getirilir ve TIK. Önceden yüklenen rakamlar içinde tıklanan rakam kaç tane varsa kırmızı çerçeve içinde belirir.
2- Seçilen rakam Fare ile istenen boş kareye getirilir ve TIK.
3- Silmek için Fare İmleci (X) üzerine getirilir ve TIK.
4- Fare ile silinecek rakam üzerine gelinir ve TIK.
Kurallar :
1- Aynı Blok.içinde 1 den 9 a kadar tüm rakamlar yer alır. (Toplam:45) 2 Aynı rakam yer almaz.
2- Aynı Satır içinde 1 den 9 a kadar tüm rakamlar yer alır. (Toplam:45) 2 Aynı rakam yer almaz.
3- Aynı Satır içinde 1 den 9 a kadar tüm rakamlar yer alır. (Toplam:45) 2 Aynı rakam yer almaz.

LİNK SİTELERİ

TARİHTE BUGÜN-Hürriyet Kafe


Tarihte Bugün v.8.0
************************************

REKLAMLAR


FOREX
Green Card çekilişine katılarak siz de ABD de yaşama ve çalışma imkanına kavuşabilirsiniz! ABD......
ADİL IŞIK
DS (03.08.2020)
PERA BULVARI 28.6.2020
SOOBE 27.9.2023