.

.
Bumerang - Yazarkafe


19 MAYIS

19 MAYIS

YASAK SİTELER

19.5.13

0
AKP nin Seçim Garantisi


BU KADARIDA OLMAZ DEMEYİN, OLUYOR İŞTE

Dünyada demokratik seçimlerin yapıldığı hiçbir ülkede çok zor rastlanan hatta benzeri olmayanda diyebiliriz, bizim ülkedeki seçim garantisi olayı.
Bir iktidar düşününki üst üste 3 seçim almış ve daha en az üç seçimde de galibiyeti garantilemiş bir partinin elinde.  

Ben şahsen bu güne kadar böyle bir ülke görmedim, duymadımda, ancak tek partili sistemlerde ve diktatörlüklerde olur böyle bir olay.
İlk bakışta gayet doğal gelir bu durum, demokratik ve hiçbir şaibesi olmayan bir seçim neticesi herhangi bir parti iktidara gelebilir, bu iktidar 10 yıl sürebilir, bilemedin 12 yıl, ama 24 yıl derseniz işte ozaman o ülkede demokrasi vardır ve devam ediyor diyemezsiniz.

Kanun Devletimi Hukuk Devletimi :
İktidardaki parti bundan sonra dilediği gibi tabiri caizse at koşturur, toplumun yararınadır değildir onu aklının köşesine dahi getirmez, karşı düşünceleri siler atar, kendi özel yaşantıları ne ise tüm toplumada onu uygulamaya kalkar ve bunu rahatlıklada yerine getirir.
Ülkede özgürlük, demokrasi, hukuk gibi kavramlar onlar için sadece kendi görüşlerine uygun olduğu müddetçe geçerlidir, aksi takdirde esamesi geçmez ortamda.

Tüm uygulamaları ise kitabına uydururlar ve anında kanunlaştırırlar, kanun olduktan sonrada toplumun diyeceği bir şey kalmaz tabi.
Üstelik, nerdeyse yıldırmayla, saldırılarla tamamı yurt dışına çıkarılan, bu ülkede doğup, bu ülke için çalışan,anneleri, babaları, nineleri, dedeleri bu ülkede ölmüş olan ve tapulu toprağı, mülkü  taşınmazı bulunan, sadece Müslüman olmamaktan başka hiçbir suçu bulunmayan gayri müslim vatandaşlarımızdan sonra tüm nüfusu Müslüman olan ülkemizde, kanunlara karşı gelmek, sorgulamak zaten mümkün olmadığı gibi dinende caiz değildir.

Şeriatın Kestiği Parmak Acımaz :
Bu itaatkarlığı vurgulamak içinde atalarımız o zamana göre güzel bir cümle bulmuşlar ve bizlerde bunun ismini atasözü olarak kabul etmişiz: “Şeriatın kestiği parmak acımaz
Kusura bakmasın atalarımız, acır hemde bal gibi acır o parmağımız, çünkü şeriatın verdiği karar doğrumudur yanlışmıdır sorgularız biz. Verilen ceza kanuna uygundur ama
İnsan haklarına, birey olma özelliğine, özgürlüklere aykırımıdır değilmidir sorgularız biz birey olmayı başarmış milyonlar.

Belki yüz yıllar önce yerinde bir söz olarak kabul edilebilirdi bu cümle, kabul edilmeside zorunluydu zaten. Çünkü bir yaradan vardı ve ona bağlı, onun adını dilinden düşürmeyen, dini müeyyideleri kendi çıkarı için istediği gibi yorumlatan bir kul vede bu kula bağlı kula kul olmuş, varoluşunu sadece fiziğine ve İslam dininin kaidelerine borçlu olan milyonlarca insanın meydan getirdiği bir toplum.
Sadece insan, insan olma özelliklerinden yoksun, bireyleşememiş, özgürlük kavramından, düşünceden, sorgulamadan yoksun bırakılmış, sadece yalancı dedikleri bu dünya ile ahret dedikleri öbür dünyaya endekslenmiş, cennete gitmekten başka derdi olmayan bir kul.

Muhafazakar Toplumlar ve Din:
Günümüzde toplumu ve insanları böyle görmek isteyen yada dini baskılarla böyle bir toplum yaratmaya hevesli birçok bağnaz ve din referanslı muhafazakar partiler, iktidarlar gelmiş geçmiştir, ilerdede olacaktır o kesin. 

Çünkü bu tür, kula kul olma zihniyetinden kendilerini bir türlü kurtaramayan ve tutucu toplumları yönlendirmek, idare etmek ve onların sayesinde iktidarlarını korumak, güçlerine güç katmak çok kolaydır, devletin nemasını paylaşan yöneticiler için.


Tarihde Muhafazakarlık :
Geriye doğru giderek dünya tarihine bakacak olursak, Kıta Avrupasında Rönesans’a kadar tüm hristiyan alemi ile, doğuşundan günümüze kadar diğer kıtalardaki İslam aleminde bu tür örnekler hep var olmuştur.
Bir tarafta hristiyan dünyasında kiliseler din yoluyla halkı tehakkümleri altında tutarak zenginliklerine kat kat zenginlik katarken, diğer tarafta İslam dünyasında imparatorlar, krallar, kendilerine göre yorumlattıkları Kuran ve uydurma hadisler sayesinde tüm ülkeyi kendi malı , tüm toplumu ise kulları olarak görmüşlerdir.
Her iki dinde de insanlar, toplumlar ve onların ırkları, kimlikleri önem taşımaz, önemli olan dinleridir. Klasik bir ortaçağ zihniyeti olan dine endeksli yaşam tarzında, müslümana İslam dışı inanışları olanlar düşman, aynı şekilde hristiyana da hristiyan dininden olmayanlar düşmandır.

Her iki din alimleri cennetin kendilerine ait olduğunu iddia ederken, kendileri gibi olmayanları ise cehennemlik olarak tarif ederler.
Yine benzer şekilde her iki dinde, dine karşı yorum yapanlar yada karşı gelenler, hristiyan ülkelerinde giyotinle, İslam ülkelerinde ise kılıç veya asılmak suretiyle cezalandırılır ve yaşamlarına son verilir.

Zamanın tek hakimiyet gücü orduların adları dahi dinlerle özdeşleşmiştir. Hristiyan dinli ülkelerin ordularına Haçlı Orduları, İslam devleti ordularına ise İslam Ordusu yada İslamın Kılıcı ismi verilir. Bu örnekler Osmanlı İmparatorluğu’da dahada bariz olarak ortaya çıkar. Şöyleki kökeni Türk olmasına rağmen Osmanlı Ordusu’nun ismi her zaman İslamın Kılıcı, İslamın Ordusu diye dile getirilir ve her defasında da İslamın bayrağını Allah adına dünyada dalgalandırmaktır amacımız derler.

Rönesans sonrası Avrupa ve Osmanlı :
Avrupa Kıtasına yeni bir anlayış ve özgürlük getirirken, kiliselerin sınırsız baskı ve işkencelerine son veren, ellerindeki mallarına el konulmasını sağlayan Rönesans sonrası Hristiyan dünyasında ekonominin önünü açan büyük değişiklikler meydana gelmiştir.

Bu değişimlerden ilki ve en önemli olanı Hristiyanlık alemine Protestanlık adıyla bir üçüncü mezhebin girmesi ve kısa zamanda tüm Hristiyan dünyasına yayılmasıdır. Kendi kiliselerini kuran ve İncil’i kendi görüşleri doğrultusunda yorumlayan Protestanlara göre en büyük ibadet  çalışmak ve insanlığın refahı için çaba göstermektir. 
Devlet işlerinden, siyasetten ve ekonomiden tamamen ilişkileri kesilen kiliselerin esas görevi ise toplumun dini vecibelerini yerine getirebilmesini sağlamak, onlara dini bilgiler vermek ve manevi açıdan huzur içinde yaşamlarını sürdürmelerine yardımcı olmaktır.

Kiliselerin katı baskısından kurtulan Avrupa, bilimde, sanatta, düşüncede yeni ufuklara doğru yol alırken ve bu gelişme sayesinde özellikle sanayi dalı ile ticaretin gelişmesini sağlayan yeni ülke keşiflerinde büyük başarılara adım atarken, kendi sonunun başlangıcı olan bu Avrupa gelişim rüzgarını bir türlü fark edemeyen Osmanlı,  değişime ayak uyduracağı yerde, dünyayı hala kılıç kalkanla tahakküm altında tutacağını sanmış ve saldırılarını sürdürmüştür.

Saraylar ve saray eşrafının şatafatlı yaşantısı ile zamanın en büyük ordusununun devasa bütçesini, hiç üretim yapmadan sadece fetihler sonu alınan haraç ve vergilere bağlayan Osmanlı, esas soyu olan ve bir türlü aklına getirmediği Türk halkınının bu gidişata dur demesini önlemek için, İslam dininde esneklikler getireceği yerde din taassubunu dahada artırmış ve Müslüman olan Türk halkını alenen ezmiş ve baskı altında tutmuş, karşı çıkan Türkmen Beyleri ve aşiretlerinide kılıçtan geçirmeyi ihmal etmemiştir.

Osmanlı'nın sonu ve Türkiye Cumhuriyeti :
Zaman içinde fetihlerin bitmesi ve işgal altındaki Avrupa ülkelerinin bağımsızlık girişimleri, toplanan geliri düşürmüş, masraflar karşılanamaz duruma gelmiş, önce duraklama akabinde gerileme devirleri başlamış, sonrasında da sanayide ve teknikte gelişmiş bulunan Avrupa ülkeleriyle yapılan son savaş 1 nci Dünya Savaşı’nda büyük bir hezimete uğramıştır.

Böylece 1918 lere gelindiğinde dünyanın büyük bir bölümüne sahip ve söz sahibi olan 600 yıllık devasa Osmanlı İmparatorluğu, basiretsizlik, geleceği görememe, dini kaideleri zamana göre yorumlama yerine onu kullanarak tahtına güç katma eğiliminden vaz geçememe ve yeni gelişimlere karşı inatla direnme neticesi, parçalanmış, devlet olma niteliğini tamamen kaybetmiştir.

Savaş sonu, galip devletlerce işgal edilerek tamamen yok olmaya yüz tutmuş bir Anadolu’da devletin devamı mucizelere bağlı iken, 19.Mayıs.1919 Günü Samsun’a ayak basan vatansever genç bir Osmanlı Paşası Mustafa Kemal ile arkadaşları sayesinde umutlar tazelenmiş, adım adım Anadolu’yu dolaşan ve kademe kademe kararlara imza atan Mustafa Kemal ve arkadaşları, nihayet yeni bir devletin kurulması gerektiğine karar vererek, Anadolu’nun her bölgesinden seçilen temsilcilerin(Millet Vekili) Ankara’da bir araya gelmesini sağlamış ve yeni devletin ilk adımı olan Büyük Millet Meclisi’ni 23.Nisan.1920 günü açmışlardır.

Meclis kararıyla ve Mustafa Kemal’in Baş Kumandanlığı altında yeniden toparlanan ve silahlanan Türk Ordusu ile kurtuluş savaşına girişilmiş, ordu başarısı ve yerel halkında birer milis gibi savaşması sonucu kaybedilen Anadolu toprakları tekrar geri alınarak bu günkü sınırlarımızda devlet tekrar kurulmuş ve 29.Ekim.1923 günü Türkiye Cumhuriyeti Devleti resmen tescil edilmiştir.

DİP NOT:
Hal böyle iken ve aşılamaz sanılan engellerin üstesinden gelinerek büyük güçlüklerle kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni yöneten ve daha yıllarcada yöneteceğine garanti gözüyle bakan bir iktidarın, ülkenin geleceği için hala İslam'dan medet umması  ve Osmanlı sevdalılığına bel bağlaması, bu düşüncesinde de ısrarcı olmasına; buna karşın böyle bir partinin adeta iktidarda kalmasını teşvik edercesine, kapitalist bir ekonomi sistemi içerisinde kabul görmeyecek devletçilik ve sosyalist bir ekonomik program uygulayacağını söyliyerek iktidara talip olduğunu açıklayan ve bunda da ısrarcı olan bir ana mufhalefet partisine ne demeli bilemiyorum ve yorumu site adına sizlere bırakıyorum.













Hiç yorum yok :

Yorum Gönder



BUNLARDA DİKKATİNİZİ ÇEKEBİLİR











TARİHTE BUGÜN-Hürriyet Kafe


Tarihte Bugün v.8.0
************************************

FOREX
Green Card çekilişine katılarak siz de ABD de yaşama ve çalışma imkanına kavuşabilirsiniz! ABD......
ADİL IŞIK